Yirminci Yüzyıl Başında İtalya, İspanya ve Portekiz

İtalya’da da yeni yüzyıl, endüstriyel atılım anlamına geliyordu. Büyük Britanya ve Fransa ise İtalya’ya nazaran daha geç kalmıştı bu konuda. Giovanni Giolitti, İtalyan politikasına ve sosyal hayatına hükmeden kişiydi. Bu yüzden bu döneme “Giolittiana Çağı” diyorlardı.

Giolitti politikası, liberal kuralların esnek katılımcılığı üzerine kurulmuştu, sınırlı reformcu proje etrafında geniş, birlikçi parlamenter kuvvetlere yönelmişti. Sınırlı sosyal yasama ve sendikacıların huzursuzluklarına karşı tutarsız bir davranış yerine, Giolitti, Filippo Turati tarafından idare edilen Sosyalist Parti’nin yenilikçi kanadından olumlu bir tepki almıştı; seçim esnasında papazlarla ilişkiye girmeye tereddüt bile etmedi ve büyük endüstriyel şirketlere yararlı olabilecek, hükümetin atılım dengesini sağlamak için bazen muhafazakâr davrandı. Bu bakımdan yüzyılın başındaki hükümetin yenilenmesi -grev haklarının tanınması, sosyal yardımların kamulaştırılması, 1912 yılında üniversiteli gençlere seçme hakkının tanınması- sosyal sınıflar arasındaki anlaşmazlık nedeniyle sık sık kan dökülmesi (özellikle İtalya’nın güneyinde), 1911-1912 yıllarında yapılan savaşla Libya’nın alınması ile sömürgeciliğin yayılması, otoriter ve halk karşıtı anlamında geri çekilmekle eşdeğerdi. Yüzyılın başındaki endüstriyel destek ile sınırlı koşullardaki hoşgörüye bu yıllarda biçim verildi.

Yirminci Yüzyıl Başında İtalya, İspanya ve Portekiz
Yirminci Yüzyıl Başında İtalya, İspanya ve Portekiz

İşçi hareketindeki dayanışma, ayrıcalıklı fikirler ve işçilerin kaliteleri sebebiyle yetersizdi ama yenilikçi, radikal düşünceli kişiler olsalar da epey yol almışlardı. 1904 yılında düzeni sağlamak için yapılan kıyımlara karşı genel grevlerini ilan ettiler ve 1906 yılında mahalli işçi odalarıyla, değişik meslek grupları federasyonlarıyla birlikte Genel işçi Konfederasyonu’nu oluşturdular.

Aynı dönemde rahip Romolo Murri de Katolikler tarafından politikaya girmesi için teşvik edildi. 1870 yılında Roma’nın askeri birliklerin eline geçmesiyle, devletle din arasında bir ayrılık doğmuştu ve Papa’nın “non expedit” emriyle Katoliklere politika yapmaları yasaklanmıştı. Papa X. Pius, Murri’nin politikaya girmesini engellemeye çalışmıştı ve Murri sol partinin desteği ile milletvekili seçilince onu aforoz etmişti.

Ama 1913’teki anlaşmayla Katoliklerin faal bir şekilde seçimlere katılması sağlanmıştı ve seçimde ilk defa oy kullanma fırsatı tanınmıştı. “Gentiloni Anlaşması” denildi bu anlaşmaya, çünkü seçim başkanı bir Katolik olan Vincenzo Ottorino Gentolini’ydi.

Bu anlaşmaya göre Giolitti ile Katoliklerin, Kilise karşıtı siyaset izlememeleri karşılığında liberal aydınlardan yana oy kullanmalarını onaylanıyordu. Dindarlar liberal aydınlara destek vermişlerdi. Gelişme aşamasından başlayarak, Libya’nın alınışıyla memlekette korkunç derecede milliyetçilik, akımı başlamıştı (1910’da Alfredo Rocco İtalyan Milliyetçi Cemiyeti’ni kurmuştu). Ağır endüstri koşullarına bağlı bu milliyetçilik, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla gerçek sesini “mücadeleci sesini” uygulanan şiddetle birlikte duyurmuştu.

İtalyan Sosyalist Parti’de ise bildiğini okuyan ve dogmatik bir rüzgâr esiyordu. Parti Giacinto Menotti Serrati ve Benito Mussolini tarafından yönetiliyordu. Enrico Corradini’nin “Il Regno” (Otorite) gibi dergiler olumsuz ve irrasyonel ilişkiler organize ediyorlardı. Avrupa’nın en zengin ve en eski ülkeleriyle İtal¬ya’nın efsanesini karşı karşıya getiriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın başında Giolitti Çağı karşıtlığı ve kutuplaşmayı vurgulayan bir havaya bürünmüştü. Siyasi ve ekonomik gelişmeler İtalyan’da Fasizminin Ortaya Çıkışı nı teşvik edecek nitelikteydi.

İspanya ve Portekiz’de Durum

İspanya ve Portekiz‘in istikrarsız politikası İspanya, sömürge devletleri adına ABD ile girdiği savaşı 1898’de kaybedince yönetime muhafazakârlar geçti.

Ülkenin sosyo-ekonomik durumunun derinliklerinde eşitsizlik vardı: Barcelona ağırlıklı, Katalonya canlılığı hafif endüstrileşmenin ilk uygulandığı yer olarak açıklanmıştı. İspanya’nın diğer bölgeleriyle karşılaştırıldığı zaman ülkenin papazlar, toprak aristokratları ve asker sınıfları tarafından yönetildiği ve bu yüzden atılım yapamadığı görülmekteydi.

Otoriter yönetime işçiler ve anarşist gruplar karşı koydu ve ülkede özerklik eğilimleri doğmaya başladı. Özellikle Katalonya ‘da 1909 yılında kanlı bir ayaklanma oldu. Ilımlı partiler, kendi aralarındaki ilişkileri bozmak için sert tepkiler veriyorlardı ve bu durum muhafazakar Devlet Başkanı Antonio Maura’yı zor duruma sokuyordu. Yeni lider Jose Canalejas yeni bir reform sayfası açtı, ama 1912’de anarşist biri tarafından öldürülünce işleri yarım kaldı.

Portekiz’de ise parlamenter rejim kendi olmak yerine, yapmacık bir hava içerisindeydi. Politik hayat, monarşik ve ileri güç arasındaki sıkı bir kavgaya sahne oluyordu. Artan tansiyon 1908 yılında Kral I. Carlos’un öldürülmesiyle en son noktasına geldi. 1910 yılındaki seçimlerde solcular, büyük bir farkla iktidarı ellerine geçirdiler; cumhuriyeti ilan ettiler ve reformcu bir politika izlediler. Bu da sonuç olarak devletle dini birbirinden ayırdı.

Cumhuriyetçi devlet daha tam kendi düşünce¬siyle yayılmamıştı, monarşik ve sendikal muhalefet ise baskı altında ilerliyordu. İlerleyen yıllarda çok hızlı ve çok farklı şekilde hükümet yönetildi, bu da Portekiz politika sisteminin dengesizliğini onaylamış oluyordu.

Bir önceki yazımız olan 2. Wilhelm Yönetiminde Almanya başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Kontrol Ediliyor

Çin'de Yabancı Etkisi ve Japon Emperyalizmi

Çin’de Yabancı Etkisi ve Japon Emperyalizmi

Çin‘de yabancılar ülkenin hayati önem taşıyan ekonomik durumuna (maden, ticaret, demiryolu) hakimken, Çin çekinerek reformlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir